Kategori: Osmanlı Hikayeleri

Kas 03 2016

Abdest Suyuna İşemeden Getirmedim

Abdest Suyuna İşemeden Getirmedimabdestsuyunaisemedengetirmedim1
Yavuz Sultan Selim Han Hazretlerine, Hristiyan’ın biri sekiz sene hizmet etmiş. O kadar güzel hizmet etmiş ki; ancak o kadar olur. Yavuz Sultan Selim Han bir gün çağırmış, demiş ki:
-Bak, seni azâd edeceğim. Sana para da vereceğim. Padişah sözü de veriyorum. Bana doğruyu söyle, en ufak bir zarar görmeyeceksin.
—Buyur sor Padişahım.
-Benim Peygamberim (s.a.v.) buyuruyor ki: “Bir Yahudi ve bir Hristiyan size hizmet ederse, fırsat buldukları an size hıyanet ederler. Sende hiçbir hainlik görmedim; ama yaptığın bir ihanet varsa ben bileyim de, Aleyhisselâtû Vesselâm Efendimizin mucizesini gözümle görmüş olayım. Söz veriyorum, zarar görmeyeceksin.
—Padişahım, sekiz senedir sana getirdiğim abdest suyuna işemeden getirmedim.
-Allahü Tealaya yemin olsun ki, senin getirdiğin abdest suyu ile hiç abdest almadım. Haydi serbestsin, git.

Kas 02 2016

Kayığa Karşı Araba

Kayığa Karşı Arabakayigakarsiaraba1
Ahmed Vefik Paşa, Sultan Abdülaziz Han devrinde Osmanlı Devletinin Paris büyük elçisidir. Fransa İmparatoru 3. Napolyon’un saltanat arabasının eşini yaptırır ve Paris’de onunla dolaşır; fakat ortalık alt üst olur. Arabayı görenler, “İmparator geliyor.” diye elleri ayaklarına dolanır. Durumu kendisine anlatmaya cesaret edemezler; fakat İmparatora bildirirler. Saraydan kendisine, nezaket icabı olarak bu arabayı kullanmaması rica edilir. Paşa cevabında:
-Derhal. Kullanmaktan hemen vazgeçerim; ama bir şartım var. İstanbul’daki Fransız büyükelçisi, Boğaz içinde gezinti yapmak için Padişahımızın kayığının eşini yaptırmış, onunla caka satarmış. Sefirleri o kayığı kullanmaktan vazgeçsin, ben de bu arabaya binmeyeyim.
Bunun üzerine İstanbul’daki Fransız sefiri bu nezaketsiz hareketinden hemen vazgeçer, Paşa da arabayı sefaretin ahırına çektirir. Ahmed Vefik Paşa’nın diğer bir alîcenab hareketi de şudur:
1877 senesi. Sultan 2. Abdülhamid Han henüz tahta çıkmıştı. Onu Padişahlığa getirenler, Meşrutiyeti ilan edip, Meclis-i Meb’usanı açmasını şart koşmuşlardı. Seçimler yapıldı ve ilk meclis açıldı; fakat milletvekillerinin yarıdan fazlası Rum, Ermeni, Arnavut, Arap, Bulgar ve Acem gibi Türk olmayanlardandı. Meclis-i Mebusan’ın açılış konuşmasını yapmak üzere Padişah kürsüye gelir. Bu sırada onun konuşmasına verilecek cevap hazırlanmaktadır. Şam milletvekili Nevfel Efendi, Erzurum milletvekili Ermeni Hamazap Efendi ile İstanbul Rum milletvekili Vasilaki Efendi ortak bir Anayasa değişikliği teklifi verirler. Önergede deniyordu ki: “Osmanlı Devletinin resmi dilinin Türkçe olduğunu belirleyen madde değiştirilmeli ve Türkçe ile birlikte her bölgede konuşulan mahalli diller de (Rumca, Ermenice, Arapça, Kürtçe, Bulgarca gibi.) resmi dil olarak kabul edilmelidir.”
Meclis Başkanı Ahmed Vefik Paşa’dır. Kürsüden, daha o zaman devletin içine düşürülmek istendiği bu bölücülük karanlığı ortasına bir yıldırım gibi düşer ve kükrer:
-Bu ne vicdansızlık ve ne vefasızlıktır. Sizler hâlâ evinizde kendi dillerinizi konuşuyor ve yazıyorsanız bu imkanı, bu devletin alicanaplığına borçlusunuz. Eğer bu devlet isteseydi, yüzyıllar evvel dedelerinizi zorla Türk kültürü içinde eritirdi ve sizlerin de ana diliniz Türkçe olurdu. Teklifinizi geri alın. Vermemiş olun. Ben de duymamış olayım.
Vehbi Tülek – 1001 Osmanlı Hikayesi

Kas 01 2016

Hangimiz Kazançlı Çıktık?

Hangimiz Kazançlı Çıktık?hangimizkazancliciktik1
1960 yılında Milli Birlik Komitesi üyesi Ahmet Er, Libya’daki Türk sefaretine “Devlet Müşaviri” olarak tayin edilir. Kendileri zaman zaman Libya’da seyahate çıkarlar. Bunlardan birinde mihmandarı, geçtikleri kasabada yaşlı ve meşhur bir şeyhin bulunduğunu, onu ziyaret etmenin faydalı olacağını söyler ve giderler. Oldukça ıssız bir yerde, bir ağacın gövdesine yaslanmış olan 80 yaşlarında, beyaz sakallı ve âma olduğu ilk bakışta belli olan Şeyh’i görürler. Ahmet Er kendisini takdim eder. Türk olduğunu da söyleyerek elini öpmek için müsaade ister. Bunun üzerine Şeyh, Ahmet Bey’e hitaben:
—Ben senin elini öpmeliyim, der. Ahmet Bey’in “Estağfirullah” demesine fırsat bırakmadan onun elini öper. Bilmukabele, muhatabı da onun elini öper. Bunu müteakip Şeyh, Ahmet Er’e:
—Hangimiz kazançlı çıktık? diye sorar. Er:
-Ben kazançlı çıktım; çünkü, pir-i fani bir Müslüman ulusunun elini öptüm, der. Şeyh, hafifçe gülümser ve şu cevabı verir:
—Hayır, ben kazançlıyım; çünkü sen, çölde fakir ve naçiz bir Müslümanın elini öptün. Ben ise şanlı, şerefli Osmanlı’nın elini öptüm.

Eki 28 2016

Bir Kuran-ı Kerim, Bir Selam-ı Şahane ve Hilafetin Gücü

Bir Kuran-ı Kerim, Bir Selam-ı Şahane ve Hilafetin Gücübirkkbirssvehg1
Hilafet Nedir ve Niçin Bu Kadar Önemlidir?
Bu soruların enteresan cevaplarını Rıza Tevfik şöyle anlatıyor: İngilizlerin parmağı olan 31 Mart Hadisesinin tertipçilerinden olan Rıza Tevfik, bu ihtilal sonrası İngiliz sefaretine gittiğinde çok soğuk karşılanır. Rıza Tevfik bunlara bir mana veremez. Bir süre sonra İngiltere’ye gittiğinde İngiltere’nin Türkiye büyük elçisi Lord Nicholson’ı ziyaret eder ve bu soğuk karşılamanın nedenini sorar ve şu ibretli cevabı alır: “Biz jön Türkleri teşvik ettik; çünkü ihtilal olacak ve sultanla hilafet alaşağı edilecekti; fakat aldandık, beklediğimiz neticeyi alamadık. Gerçi Kanun-i esasi geldi; fakat sultan ve hilafet yerinde kaldı.” Bu cevap üzerine Rıza Tevfik şu soruyu sorar: İngiltere Devletini hilafet müessesesi neden bu kadar ilgilendiriyor? Cevap çok ibretliktir:
“Biz Mısır’da, Hindistan’da İslam kitlelerini idaremiz altına alabilmek için milyonlarca altın harcadık, muvaffak olamadık. Halbuki sultan yılda bir defa bir selam-ı şahane, bir de hafız Osman hattı Kur’anı Kerim gönderiyor, bütün İslam ümmetini hudutsuz bir hürmet duygusu içinde emrinde tutuyor.”
Vehbi Tülek – 1001 Osmanlı Hikayesi

Eki 22 2016

Kılıcın Parıltısından Sultan’ı Göremedim

Kılıcın Parıltısından Sultan’ı Göremedimkilicinpariltisindansultanigoremedim1
Osmanlı’nın en büyük hükümdarlarından Yavuz Sultan Selim Han, seferden gelmişti. Sadece askerin değil vezirlerin, bilginlerin, hatta Padişah’ın bile üzeri toz-toprak, kan içindeydi. Bütün ordu yorgunluktan kurtulmak için adeta dakikaları sayarken münasebetsiz bir talep geldi. İstanbul’daki Venedik elçisi, huzura çıkmak için izin istedi. Yavuz da kabul etti. Bunun üzerine vezirler, eskiyen elbiselerini değiştirme ihtiyacı hissetti. Sadrazam aracılığı ile durumu Yavuz’a iletti. O da uygun gördü, izin verdi. Elçinin gelmesine kısa süre kala bütün vezirler hazırdı. Continue reading

Eki 11 2016

Herkes Yediğini Gönderir

Herkes Yediğini Gönderirherkesyedigindengonderiryss01
Yavuz Sultan Selim zamanında, İran şahı kıymetli mücevherlerle süslü bir sandık hediye gönderiyor Sultan Selim’e.
Sandık açılıyor. İçinden çeşit çeşit değerli taşlar, kıymetli atlas, kadife kumaşlar çıkıyor; fakat bir de pis bir koku yayılıyor.
Dehşet bir koku, herkes burnunu tıkıyor.
Neyse en alttaki bohçadan insan pisliği çıkıyor.
Yani, Osmanlıya acayip bir hakaret.
Cihan padişahı emir veriyor:
“Herkes düşünsün, buna ince bir şekilde cevap vermeliyiz.”
Ve cihan padişahı yine çözümü kendisi buluyor. Continue reading

Haz 02 2016

Velilerin Meclisinde Dilimize Sahip Olalım

Velilerin Meclisinde Dilimize Sahip Olalımvelilerinmeclisindedso1
Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim Han, Ridaniye Seferine çıkmıştı. Şam’a geldiğinde Muhammed Bedahşi Hazretlerinin ziyaretine gideceğini söyledi.

Koca Yavuz, zaten uğradığı her memlekette mukaddes makamları, ilim adamlarını ziyaret etmeyi, tasavvuf büyükleriyle görüşmeyi, dualarını almayı ihmal etmezdi. Padişah, herkes tarafından büyük hürmet gösterilen Muhammed Bedahşi Hazretlerinin evine iki defa ziyarette bulundu.

Yavuz Sultan Selim Han’ın Muhammed Bedahşi’yi ilk ziyaretlerinde, aralarında hiç konuşma olmadı. Sultan, o mübarek zatın huzurunda edeple oturdu. Orada bir sükunet başladı. Bir saatten fazla oturmalarına rağmen, tek kelime konuşmadan ayrıldılar. Continue reading

May 23 2016

Kanuni Sultan Süleyman Han’ın Çekmecesi

Kanuni Sultan Süleyman Han’ın Çekmecesikanunisultanshc01
Kanuni Sultan Süleyman Han 1566 (H.974) senesinde vefat edince, cenaze namazını Ebüssü’ûd Efendi kıldırdı.
Kılınan cenaze namazından sonra Kanuni’nin hayatta iken yaptırdığı Süleymaniye Camii bahçesindeki türbesine gelindi. Cenaze kabre konuldu. Bu sırada bir çekmece getirilip kabre konulmak istendi.
Şeyhülislâm Ebüssü’ûd Efendi müdahale etti. Çekmecenin niçin konulduğunu, dinimizde kıymetli bir şeyin cenazeyle gömülmesinin mümkün olmadığını söyledi.
Sultan Süleyman Hanın, vefatından bir gün önce vasiyet edip bu çekmecenin kendisi ile gömülmesini istediğini bildirdiler. Ebüssü’ûd Efendi, mutlaka içindekilerin görülmesi gerektiğini, kıymetli bir şey varsa gömülemeyeceğini söyledi.
Çekmece Ebüssü’ûd Efendiye verilirken, elden kayıp düştü ve içindekiler döküldü. Kağıtların her birinde bir fetva ve altında Şeyhülislamın imzası vardı. Ebüssü’ûd Efendi, yazıların altında kendi imzasını görünce: “Ey Süleyman. Sen kendini kurtardın; ama biz ne yapacağız?” diyerek ağlamaya başladı.
Kanuni Sultan Süleyman Han, yapacağı her işi Şeyhülislama sormuş ve aldığı fetvaya göre hareket etmişti. Delil olarak da, aldığı fetvaların yanında gömülmesini vasiyet etmişti.

May 19 2016

2. Abdülhamit Han ve Taşkesenli Ahmed Efendi

2. Abdülhamit Han ve Taşkesenli Ahmed Efendi2abdulhamitvetae1
Ahmed Efendi, görüşmediği halde Sultan Abdülhamid Han tarafından tanınmakta olduğu bilinmektedir.
Erzurum Pasinler’in Tuylar köyünden bir zat, Sultan Abdülhamid Han’ın ikamet ettiği Yıldız Sarayında diğer bir arkadaşı ile birlikte nöbet tutmakta iken, Sultan bir ara balkona çıktı ve askerleri yanına çağırdı. Balkonun yanına gittiklerinde, Sultan diğer nöbetçiye hiçbir şey sormadan bir miktar para vererek hamama gitmesini söyledi.

Sonra bu askerin gusletme imkanı bulamadan nöbete geldiği anlaşıldı.
Erzurumluya dönerek: “Siz tarikat ehlisiniz. Hocanız kimdir?” diye sordu. Erzurumlu asker de:
“Taşkesenli Şeyh Ahmed Efendi.” cevabını verince: “Evet, o zatla tanışıyoruz.” diyerek içeri girdi. Biraz sonra da elinde bir Kur’ân-ı kerim ile geri gelerek Erzurumlu askere: “Bu Kur’ân-ı Kerim’i hocan olan kardeşime verirsen memnun olurum.” dedi. Erzurumlu, memleketine döndüğünde Ahmed Efendinin huzuruna gitti. Ahmed Efendi onu görünce: “Emanetimi getirdin mi?” diye sordu. O zat da, Sultanın verdiği Kur’ân-ı Kerim’i hemen hocasına teslim etti.
Bu Kur’ân-ı Kerim halen aile kütüphanesinde muhafaza edilmektedir.

May 17 2016

Alın Terinde Bereket Vardır

Alın Terinde Bereket Vardıralinterindebv1
Sultan 1. Mahmud boş zamanlarında kuyumculuk yapar, yaptıklarını sattırır, elde ettiği birkaç kuruş kar ile de ufak tefek ihtiyaçlarını temin ederdi. Bundan da büyük bir haz duyardı. Yine bir gün kuyumculuk ederken vezirlerden biri onun yanına yaklaştı ve:
—Niçin böyle zahmet edersiniz? deyince Padişah:
-Bre ne yabana söylersiz. Milletin hazinesini, milletin ihtiyaçlarına sarf etmek gerekdir. Saniyen, insan olana durmadan çalışmak gerekdir. İnsanın çalışıp alın teri dökerek kazandığı paranın zevki başkadır. İçinde alın teri, göz nuru bulunan kazanç helal olur. Böyle kazancın tadı, beti ve bereketi olur, dedi.

May 13 2016

Hacı Bayram’dan Padişaha Nasihat

Hacı Bayram’dan Padişaha Nasihatpadisahanasihat1
Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri Edirne’den ayrılırken kendisinden nasihat isteyen Sultan Murad Han’a şöyle dedi:
Tebean içinde herkesin yerini tanı, ileri gelenlere ikramda bulun. İlim sahiplerine hürmet et. Yaşlılara saygı, gençlere sevgi göster. Halka yaklaş fâsıklardan uzaklaş, iyilerle düşüp kalk.

Hiç kimseyi küçümseme ve hafife alma. İnsanlığında kusur etme, sırrını hiç kimseye açma, iyice yakınlık Peyda etmedikçe, kimsenin arkadaşlığına güvenme.

Cimri ve alçak insanlarla ahbaplık kurma. Kötü olduğunu bildiğin hiçbir şeye ülfet etme. Seninle başkaları arasında bir toplantı akdedilir veya insanlarla aranızda bazı meseleler görüşülürse, yahut onlar bu meselelerde senin bildiğin hilafını iddia ederlerse, onlara hemen muhalefet etme. Sana bir şey sorulursa, ona herkesin bildiği şekilde cevap ver. Sonra bu meselede şu veya bu şekilde görüş ve delillerin de bulunduğunu söyle. Senin bu türlü açıklamalarını dinleyen halk, hem senin değerini, hem de başka türlü düşünenlerin değerini tanımış olur. Continue reading

Nis 18 2016

Bu Çamurlu Kaftan Sandukama Konsun

Bu Çamurlu Kaftan Sandukama Konsunbucamurlukaftansk1
Mısır Seferi dönüşünde bir ara İbn-i Kemal hazretlerinin atının ayağından sıçrayan çamur, Padişahın kaftanını kirletmişti. Paşa, atını geriye çekerek ne yapacağını şaşırdı.

Bugün, Şeyhülislam İbn-i Kemal Paşa’nın vefat yıl dönümüdür efendim.
Ahmed İbn-i Kemal Paşa, Osmanlı alim ve velilerinin en meşhurlarındandır. “Kemal Paşazade” diye tanınmıştır. 1468 yılında Tokat’ta doğdu. 16 Nisan 1534’de vefat etti. Kabri, İstanbul’da Edirnekapı’dadır.

İbn-i Kemal, çocukluğunda iyi bir tahsil ve terbiye gördü. Baba mesleği olan askerlik yolunu seçmişti. Sipahi olarak seferlere katılırdı; ancak karşılaştığı bir hadise, onun askerliği bırakmasına ve ilmiye sınıfına geçmesine sebep oldu. Kendisi şöyle nakleder:
Sultan İkinci Bayezid Han ile bir sefere çıkmıştık. O zaman vezir, Halil Paşa’nın oğlu İbrahim Paşaydı. Şanlı, değerli bir vezirdi. Ahmed İbn-i Evrenos adında bir de kumandan vardı. Kumandanlardan hiçbiri onun önüne geçemez, bir mecliste ondan ileri oturamazdı. Bir defasında, eski elbiseler giyinmiş biri geldi. Bu, kumandanlardan da yüksek yere oturdu ve kimse ona mani olmadı. Buna hayret ettim. Arkadaşlarımdan birine, kumandandan da yüksek yere oturan bu zatın kim olduğunu sordum. “Filibe Medresesi Müderrisidir. İsmi Molla Lütfi’dir” dedi. “Makamı bu kadar yüksek olan bu kumandandan yukarı nasıl oturur?” dedim. “Alimler, ilimlerinden dolayı tazim ve takdir olunur, hürmet görürler. Geri bırakılırsa, bu kumandan ve vezir buna razı olmazlar” dedi. Düşündüm, “Ben bu kumandan derecesine çıkamam; ama çalışır gayret edersem, şu alim gibi olurum” dedim ve ilim tahsil etmeye niyet ettim. Continue reading

Nis 12 2016

Nargile Fokurdatan Mimar

Nargile Fokurdatan Mimarcamidenargilefm1
Mimar Sinan, Süleymaniye Camii’ni inşa etmektedir. Ancak onu çekemeyenler, “Camide nargile fokurdatır, bu ne iştir?” diye Kanuni Sultan Süleyman’a şikayet ederler.

Bugün 9 Nisan. 1490 senesinde Kayseri’nin Ağırnas köyünde doğan ve cihana yüzlerce şaheser kazandırarak tarihe geçen Mimar Sinan’ın vefat yıl dönümüdür. (1588)

Süleymaniye Camii, Mimar Sinan’ın İstanbul’daki en muhteşem eseridir. En güzel eseri, 80 (seksen) yaşında yaptığı ve “ustalık eserim” dediği Edirnedeki Selimiye Camiidir. Koca Sinan, günümüzde de geçerli mimarlık prensiplerini bundan dört asır önce eserleriyle ortaya koydu. Bu sebeple bir mimari deha olarak anıldı ve anılacaktır.

Hasetçiler her zaman vardır. Süleymaniye Camii’ni yaptığı sıralarda onu çekemeyenler, “Cami yapılırken kubbenin altına yan gelip nargile fokurdatır, bu ne iştir?” diye Kanuni Sultan Süleyman’a şikayet etmişlerdi. Padişah ani olarak cami inşasını teftişe gitti. Hakikaten Mimar Sinan’ı nargilesi yanında kubbenin altında bir mindere oturmuş vaziyette gördü ve şöyle dedi: Continue reading

Nis 06 2016

Ben Ağlamayayım Da Kim Ağlasın?

Ben Ağlamayayım Da Kim Ağlasın?benaglamayayimdaka1
Emekli bir albay anlatır:
Sultan Ahmed camisine gidiyorum her sabah. Ne kadar erken gidersem gideyim, mihrabın bir kenarında saçı sakalı bembeyaz olmuş ihtiyar bir adam ümitsizce bedbin durmadan ağlıyor. O kadar ağlıyor ki, ağlamadığı tek dakikayı yakalayamadım. Nihayet bir gün yanına sokuldum:
Muhterem. Ah Efendim. Allah’ın rahmetinden bir insan bu kadar ümitsiz olur mu? Niye bu kadar ağlıyorsun? Bana:
——Beni konuşturma, kalbim duracak. Ben çok ısrar edince ağlaya ağlaya anlattı. Dedi ki:
——Ben Abdulhamid Cennet mekan devrinde bir binbaşıydım orduda. Bir birliğim vardı benim de. Annem babam vefat edince, servetimiz vardı. Payimal (Ayak altında kalmış.) olmasın diye sadarete bir istifa dilekçesi gönderdim. Dedim ki, “Annem, babam vefat etti. Falan yerdeki mağazalarımız, filan yerdeki gayri menkullerimiz… Bunlara nezaret edecek bir nezaretçiye ihtiyaç vardır. İstifam kabul buyrulursa, istifa etmek istiyorum.” Biraz sonra bana doğrudan doğruya hünkardan bir yazı geldi, “İstifan kabul edilmedi.” Öyle anlaşılıyor ki, istifa dilekçem padişaha gönderilmişti. Ben bir daha dilekçe verdim, yine aynı cevap geldi. Bizzat çıkayım huzuruna görüşeyim, bu celadetli padişah cidden çok celadetli (yiğitlik, kuvvet ve şiddet). Ben yaveriyle uzun zaman bir yerde kaldım. Tuhaf gelir size, nasıl sen kaldın diyeceksiniz? Yaşlı yaveriyle uzun zaman bir yerde kaldım, “Sultan Abulhamid faytonda giderken, Faytonun sağındaki solundaki nefes almaya bile korkarlardı”, derdi. Continue reading

Nis 05 2016

Osmanlı’da Damat Seçimi

Osmanlı’da Damat Seçimiosmanlidadamatsecimi1
Gelibolulu Süleyman Efendi’nin torunu Abdurrahman bin Muhammed, bir Osmanlı Şeyhülislamının damadıydı. “Mecma’ul-enhür” adındaki (Mülteka şerhi) kitabı, “Damat” ismi ile meşhurdur. 1668 senesinde vefat etti.

Merhum H. Hilmi Hocamız, “Damadın Hikayesi”‘ni şöyle anlatmıştı:
Abdurrahman bin Muhammed hazretlerinin annesi ve babası, kendisi küçükken vefat etmiş olup Edirnekapı’nın dışında iki odalı bir bağ evinde yaşıyordu. Medresede talebeyken karlı bir kış gecesi mum ışığında, evinde ders çalışıyordu. O gece kapısı çalındı. Besmeleyle açtı ve genç bir kızın beklediğini gördü. Ona:
—“Efendim. Evimizde yangın çıktı. Kaçarken yolumu kaybettim, evimi bulamadım. Bir ışık gördüm. Sığınmak için buraya geldim. Dışarısı çok soğuk. Beni bu gece misafir alır mısınız?” dedi. “Peki” deyip, içeri aldı. Yandaki odayı gösterdi. Kendisi yine ders çalışmaya devam etti. Aradan biraz zaman geçince kız endişeye kapıldı. Acaba bu genç kendisine ne yapacaktı? Merak edip kapı aralığından baktı. Talebe ders çalışırken, arada bir elini mum alevine tutuyor, yanınca geri çekiyordu. Bu hal sabaha kadar devam etti. Continue reading

Nis 03 2016

Devletin Hazinesine Darı Ekecek

Devletin Hazinesine Darı Ekecekdevletinhazinesinede1
Padişahlardan biri maiyetiyle birlikte bir gezintiye çıkmıştı. Yolu üzerindeki bir köyde çok yaşlı bir adamın tarlasına fidan dikmekle meşgul olduğunu gördü. İhtiyara uzaktan seslendi:
-Baba, sen ne diye fidan dikmeye uğraşıyorsun? Maşallah yaşını yaşamışsın. Bu diktiğin fidanların meyvesinden herhalde yiyemezsin. İhtiyar cevap verdi:
—Bu diktiğim fidanların meyvesini bizim yememiz şart değil evlat. Biz, nasıl bizden öncekilerin diktiği fidanların meyvesinden yedik ise, bizim diktiğimiz fidanların meyvesini de bizden sonrakiler yer. Bu cevap hükümdarın hoşuna gitti ve ihtiyara bir kese altın verilmesini emretti. İhtiyar, bu ihsanı karşılıksız bırakmadı: Continue reading

Mar 31 2016

İki Yusuf’un Hikayesi

İki Yusuf’un Hikayesiikiyusufhik1
18. asırda, Osmanlı sarayında Valide Sultan olarak 40 yıla yakın yaşamış olan 4. Sultan Mehmed Han’ın annesi Turhan Sultan, Ukraynalı bir köylü kızıydı. 9-10 yaşlarında Tatarlar tarafından kaçırılmış ve Osmanlı sarayına Süleyman Paşa isminde bir vezir tarafından verilmişti. Turhan Sultan, esircilerin eline düştüğü zaman, köyünde 1 yaşında bir erkek kardeş bırakmıştı. Bu çocuk da 8-9 yaşındayken Tatarlar tarafından kaçırılıp İstanbul’da bir manava satıldı.

Yusuf adı verilen ve Müslüman olan bu çocuğu manav, bir baba şefkati ile büyüttü. Yusuf büyüyünce İstanbul’da Manav Güzeli lakabı ile şöhret buldu. Bir gün bu dükkanın önünden geçen Valide Sultan, Manav Güzelini uzaktan görür görmez kardeşi olduğunu anladı. Çocuğu saraya getirtti. Valide Sultan kardeşini bulunca pek çok sevindi. Manavı memnun edip, Yusuf’a devrin kıymetli hocaları elinde ciddi tahsil yaptırttı; fakat devlet işlerine karıştırmayıp, kendisini kahya tayin etti. Manav Güzeli Yusuf, ölünceye kadar İstanbul’da zengin ve kibar bir hayat sürdü. Continue reading

Mar 31 2016

Öl De, Köye Dönme

Öl De, Köye Dönmeoldekoyedonme1
Sene 1915. Sonbaharın serin yağışlı günlerinden biri. Savaş, bütün şiddetiyle cephelerde devam ediyor. Vatanın her tarafında barut ve kan kokusu. Yiğitlerin biri ölüyor, bini yetişiyor. İhtiyarı, genci savaşıyor, didiniyor ve yurdumuza düşman çizmesi basmasın diye el açıp Allah’a dua ediyor.

Cepheye durmadan takviye kuvvetleri gidiyor. İşte o kuvvetleri götürecek bir tren, Bilecik İstasyonunda beklemektedir.
Savaş yılları. Bir tren, Bilecik İstasyonunda beklemektedir. Askerlerin hepsi sakin, belki bir daha geri dönmeyecekler; ama hiçbiri tedirgin değil; çünkü şehit olma arzusu ve inancı gönüllerine huzur veriyor.

Sevkiyat subaylarından Abdülkadir Bey, vagonların arasında sessiz, hareketsiz bir gölge görür. Merakla ve şüpheyle yaklaşır. O anda çakan şimşeğin aydınlığında şunlara şahit olur: Ak saçlı, beli bükülmüş, soluk benizli, başı beyaz yaşmaklı ihtiyar bir Türk anası, çakılmış gibi orada duruyor. Yağmurdan sırılsıklam olmasına rağmen, huşu içinde beklemektedir. Anadolu’nun cefakar, vefa timsali ve sabırlı anası ile Abdülkadir Bey arasında şu konuşma geçer: Continue reading

Mar 30 2016

Kıymeti Takdir

Kıymeti Takdirkiymetitakdir1
Sultan Abdülmecid Han, Selanik’e giderken fırtına sebebi ile gemi Limni’ye sığınmak zorunda kaldığı zaman, uzaktan gördüğü türbenin kime ait olduğunu sordu. Yanındakilerden birisi türbenin Niyâzî-i Mısrî’ye ait olduğunu söyledi ve onun başından geçenleri anlattı. Bunun üzerine Sultan Abdülmecid, Niyâzî-i Mısrî Hazretlerinin kabrini ziyaret etmek için türbeye gitti. Türbede, Niyâzî-i Mısrî’nin ruhaniyetine hitaben:
-Ey Niyâzî-i Mısrî, kıymetini takdir edemeyen kimselere beddua eylemişsin. Sonra gelen bizlerin bunda bir kabahati yok. Bizlere, feyzli nazarının geldiği aşıkar olmadıkça, türbenden dışarı çıkmam, diye yalvardı ve Kur’an-ı kerim okuyarak ruhuna hediye eyledi. Sultan Abdülmecid Han, Niyâzî-i Mısrî Hazretlerinin feyz dolu nazarlarına kavuşunca dışarı çıktı ve türbenin tamir edilmesi için emir verdi.

Mar 29 2016

Sultan Abdülhamit ve Konuşamayan Çocuk

Sultan Abdülhamit ve Konuşamayan Çocuksultanabdulhamitvekc1
Mahmud Allahverdi Anlatıyor:
O günlerde ben de Sultan Abdülhamid aleyhtarıydım. Okulda anlatılanları gerçek sanıyor, aleyhinde bulunuyordum. Bir gün yine aleyhinde konuşurken dükkanımdaki müşterinin biri bana çıkıştı:
—Oğlum, sen imanlı insansın, sakın Abdülhamid aleyhinde konuşma. O büyük bir velidir. Ben buna kızarak karşılık verdim:
——Kim demiş veli diye? Memleketi bu hale getiren o değil mi? Ben öyle rivayetlere kulak asmam. Herkes bir şey söylüyor. Kimi veli diye rivayet ediyor, kimi de deli diye. Yaşlı zat elindeki bastonuyla beni dürttü, belli ki kızmıştı.
—Bana bak. Şimdi sana öyle bir olay anlatacağım ki, bu ne bir rivayet, ne de bir söylenti. Bizzat yaşadığım, şahit olduğum, başımdan geçen bir olay bu. Ben bu defa dikkat kesilmiştim; çünkü işitme, söylenti falan değil, bizzat yaşadığı bir olayı anlatacaktı. Nitekim başladı da anlatmaya: Continue reading

Load more